BİZİ TAKİP EDİN
facebook instagram youtube
TR EN

Yeni Dünyanın Tohumu Yerelde Filizlenecek

03.05.2020
Paylaş

KONDA Genel Müdürü Bekir Ağırdır, dünyayı sarsan Covid-19 salgınıyla ilgili İzmir Vakfı’nın sorularını yanıtladı. Salgın sonrasında dünyayı ve Türkiye’yi bekleyen toplumsal ve siyasal sonuçları değerlendiren Ağırdır dünya, Türkiye ve İzmir’in geleceğine dair görüşlerini bildirdi.

Covid-19 salgını bizlere bu gezegenin sadece insanlara ait olmadığını gösterdi. Hoyratça kullandığımız bu gezegende şimdi bir virüs karşısında çaresiz kaldık, günlük yaşam adeta durma noktasına geldi. İnsanlık sizce psikolojik olarak bu salgına hazır mı?

İnsanlık bugün böyle bir salgına hazır değildi tabii. Nostradamus’tan başlayarak tüm kehanetler yüz sene sonrası, beş yüz sene sonrası gibi geleceğe dönüktü. O geleceğe dönük hikâye, insan zihninde o problemlerle bir yabancılaşma fırsatı üretiyor. Çünkü onu ilginç bir konu, kitap, geleceğe dair bir film gibi izliyorsun sonra normal hayatına dönüyorsun. İnsanlık kendi kuşağı, kendi nesli içinde böyle bir ölüm kalım meselesini yaşayacağını düşünmemişti. Onun için insan zihni ve yönetim mekanizmalarımız, kurum ve kurallarımız böyle bir salgınla birebir yüzleşmeye hazır değildi. Onun için insanlık panikledi, tüm dünya panikledik. 

Psikoloji teorisinde kederin beş evresi diye bir teori vardır. Çok sevdiğin birisini kaybettiğinde o yas ya da kederle nasıl yüzleşirsin üzerine bir teori. Bu teoriye göre beş aşaması var kederin. Birinci aşaması panik ve inkâr. Yani şimdi yaptığımız gibi “İnsanlık ne yaptı ya da biz Türkiye’de ne yaptık?”, “Yok bize gelmez, hijyenik bir yapımız var vs.”. İnkâr ettik önce böyle bir belanın bize geleceğini. İkinci aşama, öfke ve hayal kırıklığı. “Nereden geldi bu başımıza?” ya da “yok Amerika’ya gidip gelenler, Avrupa’ya gidip gelenler, Umre’ye gidip gelenler” diye yine öfkemizi yönlendirecek nedenler bulduk. Üçüncü aşama pazarlık. Hani “Neyi feda edersem kısa yoldan bu işten kurtulurum?” sanki evlere üç gün kapanınca bu işleri halledeceğimizi sanmak gibi bir pazarlık evresi. Dördüncü aşamada derin bir depresyona düşüyor insan yüreği ve zihni. Ancak beşinci aşamaya geldiğinde kabulleniyorsun ve “Peki şimdi ben bu belayla ya da kederle nasıl yüzleşeceğim, nasıl yöneteceğim bu problemi?” diye soruyorsun. 

Ben Türkiye’yi yönetenlerin de Türkiye toplumunun da henüz pazarlık aşamasında olduğunu düşünüyorum. Henüz daha kabullenme aşamasına gelemediğimiz için bu işten nasıl sıyrılırız, gerçekte ne yapmamız lazım kısmını da çok aklıselim biçimde düşünemiyoruz. Sadece biz değil; bakın Trump’ın Amerika’sına ya da Boris’in İngiltere’sine, oralar da hâlâ bizim gibi önce uzun süre inkârda kaldılar, şimdilik pazarlıkla durumu kurtarmaya çalışıyorlar. 

İşin bir başka yanı da bu salgın tabii ki vesile oldu ama aslında uzun zamandır çok alamet vardı. İnsanlığın bugün geldiği yaşam biçimini değiştiren dört tane temel dip dalga var bence. Bir tanesi yerkürenin ritmindeki değişim, salgın da buna dahil. İkincisi gündelik hayatın ritmindeki değişim. Üçüncüsü insan hareketleri, göç ve metropolleşme gibi mekânsal değişim. Dördüncüsü de adaletsizliğin bütün dünyada kalıcılaşıyor olması, hem ülkeler arasında hem her bir ülkenin kendi içinde. 

Yerkürenin ritmindeki değişimle bağlantılı bu virüs meselesi çünkü biz öyle bir hayat tarzı ve üretim biçimi seçtik ki yerkürenin kendi ritmi değişiyor bir kere. Kuraklık, erozyon gibi belalar, küresel ısınmanın ürettiği birçok sonuç var: Her yağmurun bir felakete dönüşmesi, kutupların eriyor olması ve bütün bu değişime bağlı olarak da hem bitki hem hayvan türlerindeki çok ciddi azalış. Canlı türlerinin yok olduğu, yeraltı kaynaklarının, içme suyunun, güneşe erişimin ya da temiz havaya erişimin bile kısıtlı olmaya başladığı bir yerküre ritmi var. Bizim kurum ve kurallarımız özellikle üretim biçimimiz ve yaşam biçimimiz hâlâ yerkürenin bu ritmini dikkate almadığı gibi bu ritmi, bu değişimi hızlandıran ve sonuçları daha ağır olacak şeylere yol açıyor. Hoyratça kuleleri dikerek çevre kirliliğine, ışık kirliliğine neden oluyoruz. Kuşların yollarına havaalanları, otoyollar yaparak ya da barajları yapıp on sene sonra o barajların erozyonla dolmasına neden olup atıl hale getirerek ya da çimento fabrikalarında, enerji santrallerinde hava kirliliğini üreten dumanları, tozları havaya saçarak vs. küresel ısınmayı da hızlandırıyoruz. Yerkürenin ritmindeki bozulmayı hızlandırıyoruz ama bu değişime karşı hiçbir tedbir almıyoruz. Dolayısıyla bu salgın, insanlığa durup bir kendini ve geldiği yeri, şimdiye kadar edindiği bir takım maharetleri sorgulama fırsatı açıyor.

Covid-19 salgınını küreselleşme – yerelleşme tartışmaları ekseninde nasıl değerlendirirsiniz?

Tartışmayı küreselleşme-yerelleşme eksenine çeken asıl dinamik galiba şu: Bir küresel salgınla karşı karşıyayız ama elimizde böyle bir salgınla veya diğer sözünü ettiğim yerkürenin ritmindeki değişim, adaletsizliğin kalıcılaşması ya da uluslararası göç hareketleri gibi problemlerle uğraşacak küresel kurumlarımız yok. Küresel problemleri yönetecek kurumsal mekanizmaları inşa edemeyince bugünün sorunlarıyla baş etmek için hâlâ ulusal düzeyde kaldık ve devletlerin dışında elimizde bir mekanizma yok. 

En başta saydığım temel dip dalgadan bir tanesi olan gündelik hayat ritmindeki değişimden dolayı küreselleşme kaçınılmaz. Yani bilginin, haberin, paranın, malın, deneyimin, zaman ve mekândan ve sınırlardan bağımsız, merkezi ulus devletlerin otoritelerinden ve hiyerarşilerinden bağımsız olarak hareket edebildiği bir çağda –zaten küreselleşme de bu – bunu tersine çevirme imkânı yok. Buradaki sorun küreselleşmenin ürettiği bir takım problemlere karşı yeni kurum ve kuralları geliştirememiş olmaktan kaynaklanıyor. Bence insanlığın çıkışı küresel dayanışmada; ulus devletlerin güçlenmesinde değil. Burada insanlığın yeniden ortak vicdanı, ortak iyiliği, ortak geleceği inşa etmesi gerekiyor. Onun için de küresel yeni bir siyasi hamleye, harekete ihtiyaç var ama henüz yeni bir geleceğin hikâyesi yok elimizde. Ben bunun üç beş sene içinde değişeceğine ve bu dalganın insanlığı yeni bir çağa, yeni bir yaşam biçimine kavuşturacak bir fırsat alanı açacağına inanıyorum.

-Bu değişimin nereden çıkmasını öngörüyorsunuz, iyice yerel mesela şehir ölçeğinde ya da ülkeler ölçeğinde mi ve salgın bu değişimi hızlandıracak mı? 

Birkaç tane dinamikten umudum var. Tıkanmış olan temsili demokrasinin katılımcı demokrasiye dönmesi umudunu yeşerttiği için yerel yönetimler ve şehirler birinci dinamik. 

İkinci dinamik ise çevre ve kadın hareketi gibi adaletsizliğe karşı başkaldıran sivil hareketler. Kutuplaşan dünyada özellikle popülist merkeziyetçi yönetim biçiminin siyasi alanı daraltmasından dolayı yerellerdeki sivil hareketler aslında çok daha güçlü. Hem de üstelik günümüzün hayat ritminde daha uygunlar yani hiyerarşiden bağımsız, daha yatay örgütlenebilen -örneğin Kaz Dağları’nda o ağaçları korumak için kamp kuran gençler ya da Yırca Köyü’nde zeytin ağaçlarını korumak için direnen köylüler gibi- yerelde bütün bu kutuplaşmaların ve kimliklere sıkışmaların dışında davranabilen bir potansiyel var.

Asıl meselemiz, benim “dağlardaki çoban ateşleri” dediğim- kendi başına minik minik gibi görünen hareketlerin bir ortak ütopyaya, bir ortak hikâyeye, sokaktaki hara, büyük bir ateşe ve heyecana dönüşmesine dair bir önderliğin olmaması. Bir siyasi örgütlenme eksikliği var; daha doğrusu siyasi örgütlenme için bilgi ve örneğimiz eksik. Çünkü bu hiyerarşi dışında davranış biçimi, merkezi hükümetlerin kontrolü dışındaki örgütlenme biçimi gibi şeylere dair örgütlenme modelini de henüz bilmiyoruz. 

Yeni kuşak insanlar, adı sanı büyük olan sivil toplum örgütleriyle değil; yerellerdeki gerçek sorunlarla ilgileniyor. Örneğin İzmir’deki yanan ormanın yerine yeni orman inşa etmekle ya da Kaz Dağları’nı korumakla ya da Denizli’deki temiz içme suyu talebiyle. Yerellerdeki hareketler geleceğin fidesini, tohumunu barındırıyor ama henüz o hareketlerin her biri böyle bir ortak hedefe doğru yönelmediği için ya da o anlamda bir hedefi henüz olmadığı için, önlerinde de öyle siyasi bir ütopya olmadığı için gözümüzden kaçıyor.  Ama o milyonlarca veya yüz binlerce minik kıvılcım, bir gün o doğru örgütlenmeyi veya siyasi önderliği bulacaklar işte dünya o gün değişmeye başlayacak. Onun için ben geleceğe dair hikâyenin yerellerden başlayacağını ve yerelin gerçek sorunlarını düşünmeye, buna dair örgütlenmeye başlayacağımız gün değişimin de kaçınılmaz olacağını umuyorum ve düşünüyorum. 

- Salgının pek çok insanı gelirsiz ve işsiz bırakması ciddi bir sorun. Örneğin İspanya bu salgından en çok etkilenen ülkelerden biri ve İspanya ekonomi bakanı Nadio Calvino “Evrensel Temel Gelir” uygulamasına geçeceklerini ifade etti. Salgının devlet ve birey arasındaki ilişkilere ne gibi etkileri olabilir? 

En başta sözünü ettiğim o dört temel dinamik yani yerkürenin ritmindeki değişim, gündelik hayatın ritmindeki değişim, göç ve metropolleşme meselesi ve adaletsizlik meselesi, şimdi bu dört konuya baktığımızda sadece üretim biçimlerimizi ve sadece özel sermayenin hoyrat davranışını suçlayarak sıyrılamayız bu işten. 

Aynı zamanda özellikle 80’lerden sonra tüm dünyadaki liberalleşme veya serbest pazara bırakılan eğitim ve sağlık gibi, temiz içme suyu gibi, hanelerin geliri gibi onurlu yaşam hakkının temel vazgeçilmez unsurlarının bu kadar kontrolsüz bir biçimde kâr hesabına bırakılmış olması söz konusu. Bütün bu değişim içinde güçlü olan tıpkı ulus devlet gibi bir başka kazanan oldu, sermaye grupları ya da büyük tekelci sermaye. Çünkü onların değişimi kavrama, değişime karşı tepki üretme ve değişimi manipüle etme kapasiteleri var. Senin, benim gibi bireylerinse bu kapasiteleri zaten yok. Burada insanlık yeni baştan sadece üretim biçimini değil, aynı zamanda sosyal devletin rolünün de ne olduğunu tartışmak durumunda. Ben onurlu yaşam hakkı diyorum. Onurlu yaşam hakkı dediğim şeyin bazı temel unsurları var: hanenin geliri, hanenin sağlık ihtiyacı, hanenin eğitim ihtiyacı ve hanenin güvenlik ihtiyacı (konut ve barınma hakları da dahil). 

Bu kriz ve adaletin kalıcılaşması meselesi de gösterdi ki güçlü olan, kurumsallaşmış, gelişmeleri ve değişimi manipüle eden aktörlere karşı bireylerin hiçbir savunma mekanizması yok. Dolayısıyla o bireyleri tek savunabilecek şey sosyal devlet politikaları. Sosyal devlet politikaları dediğimiz zaman bunu nasıl yapacağız? 80’lerden önce olduğu gibi her şeyi devlet mi yapsın ya da insanlara her ay belli bir parayı sadece devlet mi versin? Veyahut yerel yönetimler, sivil toplum örgütleri dahil; yeni bir sosyal devlet modellemesi mi üretmemiz lazım? Ben önümüzdeki dönemdeki en yoğun tartışma alanlarından birinin bu olacağını sanıyorum. Burada eskiden olduğu gibi Sümerbank’ı devlet yeniden açsın, bütün okulları, hastaneleri devletleştirsin demiyorum elbette belki o kadar geriye dönüş mümkün değil, doğru da olmayabilir. Ama yeni anlayış içinde devletin, yerel yönetimlerin, sivil toplumun bir araya gelerek bir üçlü sacayağı şeklinde, bu onurlu yaşam hakkı dediğimiz dört temel konuda sosyal devlet politikalarını yeniden tasarlaması ve üretmesi gerekiyor. 

Önümüzdeki dönemdeki en önemli tartışmalardan birisi bu yeni ekonomi biçimi olacaksa, ikinci tartışma alanı da sosyal devletin yeni sosyal politikalarının yeni modellemesi üzerine olacağını sanıyorum. 

Birçok ülke salgına karşı dijital yöntemlere başvuruyor. Ülkemizde de Kişisel Verileri Koruma Kurumu salgının kontrolü için konum verilerinin kullanılmasının hukuka uygun olduğunu bildirdi. Bu tür önlemler temel hak ve özgürlükler açısından ne gibi tartışmalar doğurabilir?

Aynı küreselleşme-yerelleşme tartışmasında olduğu gibi bütün bu dijitalleşmeden geri dönüş ya da dijitalleşmenin tümünün yanlış olduğunu savunmak mümkün değil. Ama ulus devletlerin, büyük gücü olan sermayenin ya da tekelci yapıların değişmeleri, dijitalleşmeyi de manipüle edebildiği bir zaman aralığında aynen böyle sürsün demek de mümkün değil. Buradaki mesele teknolojiye bakış. Her şeyden önce son yıllarda öyle bir bakış gelişti ki geleceğin hikâyesi diye önümüzde distopik bir gelecek anlatılıyor: Robotların hayatı ele geçirdiği, her şeyin devletlerce kontrol edileceği...

Düşünsenize evden çıkarken başlıyor, binanın girişindeki güvenlik kamerasından, yürüdüğü yol boyunca mobeselerden, girdiğin her bankada, işyerinde, bakkalda dahil güvenlik kameralarından, her yerde kaydınız var. Cep telefonundaki bütün izler, internette nereye girdiğin çıktığın izlenebiliyor, bütün sağlık kayıtların bir arada vs. Bence burada mesele bu yapıların ya da o biriken bilgilerin nasıl yönetildiği ve nasıl denetlendiği. Bu tür veri işlemleriyle ilgili bir dönem uğraşmış bir insan olarak gördüğüm şey şu: Diyelim Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak her birimizin nüfus kaydı var, askerlik kaydı, sağlık kaydı, tapu kaydı, mobeseler üzerinden günlük hareket kayıtları, kimlerle konuştuğumuzun kayıtları var. Burada kritik olan şey bu dağınık yapının korunması. 

Eğer birisi, ki ağırlıklı olarak bu devlet, farklı yerlerde ve farklı biçimlerde oluşmuş bu verileri ve bilgileri bir araya getirmeye başladığı andan itibaren tehlikeli alana geçilmiş oluyor. Yani diyelim ben KONDA’da işe eleman alırken o kişinin sağlık kayıtları hakkında bilgi alabiliyorsam geçen sene depresyon mu geçirmiş ya da antidepresan ilaç alıyor mu almıyor mu kaydına ulaşabiliyorsam tehlike orada başlıyor. Buradaki bütün mesele bilişim teknolojileri üzerinde biriken bütün bu verilerin dağınık kalması ve her dağınık odak noktasının da son derece şeffaf ve denetlenebilir olması yani o veriyi başka birinin eşleyememesi, çekememesi veya kullanamaması.

Ama şunu biliyoruz dijitalleşme sürecek ve bundan sonraki hayatımız da dijitalleşecek. Bunun hepsi birden olumsuz değil. Şuna kim itiraz edebilir ki: bileğinde bir alet var, tansiyonunu ölçüyor her gün, ısını ölçüyor ve doktoruna günlük verilerini iletiyor ve doktorun da sana günlük “tansiyon ilacını şöyle yap ya da şeker ilacını böyle yap” diyor. Ama bu verileri toplayıp başka birisinin ya da doktorun senin bankacıyla birleşip ya da bir başka kötücül hacker’ın gelip bunu sana şantaj aracı ya da işten atılmana vesile olacak biçimde dedikodu aracı haline getirmesine engel olmaktır mesele. Bunun da yolu önce devletlerin bu verileri birleştirmesine ve kullanmasına engel olmaktan başlıyor. 

Biliyorsunuz salgından en çok etkilenen şehirlerden biri İzmir. İzmir özelinde bunun ekonomik ve sosyal sonuçları neler olur?

Şunu öngörebiliyoruz herhalde bu salgın geçtikten sonra diyelim Haziran ya da Temmuz’da bu iş dehşet bir ekonomik krize dönüşecek. Üstelik insanlık tarihinde muhtemelen ilk defa olacak türden bir kriz olacak, çalışamamaktan dolayı. Yani 12 milyon insan var örneğin Türkiye’de hizmet sektöründe – lokantalarda, büfelerde garson olarak çalışanlar, temizlikçiler, bulaşıkçılar, evlere gelen temizlikçi kadınlar, sokaklardaki işportacılar, pazarcılar vs. – bütün bu insanların geliri sıfırlanacak, bir ay daha ancak dayanırlar. Bu 12 milyon insanın muhtemelen 6 milyonunun, Temmuz ayına geldiğimizde geliri sıfır olacak. Önce müthiş bir talep daralması yaşanacak yani üretim var ya da arz var ama talep olduğu yerden gerileyecek bir kere. İkincisi tedarik zincirleri kopmuş olacak üretimlerin yani bütün büyük şirketlerin tedarik zincirlerinde çok büyük aksamalar olacak çünkü tam bu kapanma halinden dolayı birçok küçük esnaftan başlayarak kobi dediğimiz işletmelerin önemli bir kısmı iflas edecek. Zaten bu insanlar son iki yıldır, doların 7 liraya ulaştığı günden beri dehşet bir ekonomik sarsıntı içindeler ve direnmeye çalışıyorlardı şimdi onun üzerine bir de bu bindi. Bir üçüncü nedeni var ekonomik krizin aynı zamanda küresel talepte de daralma olacak. Yani ilk günler hatırlarsanız hep şöyle hayaller vardı: Efendim Çin’deki bu salgından dolayı Almanya tekstil ürünlerini Çin’den değil, Türkiye’den alır, bizim için bir fırsat alanı açılıyor”. Şimdi Almanya’nın tişört talebi olmayacak ki İzmirli tekstilci Almanya’ya tişört üretebilsin. Dolayısıyla bu üç nedenden dolayı çok derin bir ekonomik kriz olacağı açık. Bunun ilk anda vuracağı yerlerden birisi turizm, bir tanesi seyahat sektörü, bir tanesi perakende sektörü, bir tanesi lokanta, büfe gibi gündelik hayattaki yeme-içme sektörü, eğlence sektörü, lüks tüketim vs. Dolayısıyla müthiş bir daralma olacak. Muhtelif senaryolar var ama dünya ekonomisinin yüzde 30’a kadar büzüleceğini hesaplayanlar da var. Türkiye için ben bugün bir dizi senaryo okudum. Yüzde 10 diyen de var, yüzde 7 diyen de var yani geçen yılki gayrisafi milli hasılamız yüzde 10 ölçeğinde daralacak. Bunun da karşılığı işsiz sayısının yüzde 25-30’lara doğru çıkması olacak. Bu ilk anda İzmir’de de yoğun hissedilecek çünkü İzmir’de hem turizm hem hizmet sektörü sanayiden çok daha güçlü. 

Turizm mesela 2020’de sıfırlanacak gibi mi gözüküyor? 

Evet, neredeyse sıfır olacak muhtemelen. Düşünsenize bir yandan yabancı turist gelmeyecek. Yurtiçine baktığımızda Çeşme’deki oteller fiyatı onda bire bile düşürse bu sefer “Dur bakalım orada hijyen, sterilizasyon yapıldı mı, virüsün kalıntısı kalmış mıdır, bardağı çatalı doğru temizlemişler midir?” gibi endişeler doğacak yani mesele bir tek fiyat da değil. Salgının psikolojik etkileri de sürüyor olacak. 

İzmir çok yara alacak elbette. Ama bir yandan da başka fırsat alanları var yani biz turizm deyince örneğin hep sadece güneşi ve denizi satmayı düşündük; eğitim turizmi, sağlık turizmi, kültür turizmi, konserdi, kongreydi gibi etkinlik turizmi gibi belki bu tür maharetlerimizi geliştirmek için bir dayatma olacak. 

Belki yeniden eski İzmir Fuarı’ndaki o konserler serisi gibi daha kültürel aktivitelerin yoğunlaşması gibi İzmir’in bir fırsat alanı olabilir. İzmir’in ikinci bir fırsat alanı da var: Bütün bu salgından sonra  muhtemelen sosyal sermayedeki kaçış hızlanacak ve en azından belli bir yaşın üzerine gelmiş emekliler daha huzurlu ya da daha sakin hayatların mümkün olabildiği yerlere doğru, örneğin İzmir’e doğru göçecek. Hani geçen yıl İzmir’e bu türden gelen insan sayısı 22-23 bin deniyordu, belki de 2020-2021’de bu sayı 100 binleri bulacak. Eğer bu gelen insanlar bir biçimde üretken kılınabilirse ya da hayata dahil edilebilirse, bu aynı zamanda İzmir’in sosyal sermayesinin de güçlenmesi demek. Bunlar sadece Urla’da verandalarında şaraplarını içmeye gelirlerse isterse 500 bin kişi gelsin, bir katkısı olmaz İzmir’e. Ama o insanların günde iki-üç saat bile olsa ama sivil toplumda ama yerel yönetimde ama gönüllü faaliyetler içinde ama kültürel faaliyet içinde, bir biçimde enerjilerini İzmir’deki hayata dahil etmelerini sağlayacak mekanizmalar üretilebilirse bu İzmir için müthiş bir fırsat alanı olabilir. 

Ben ciddi ciddi şunu düşünebilirim örneğin yani KONDA’nn merkezinin artık İstanbul’da olması şart değil; İzmir’e taşısak artık KONDA’nın merkezini, zaten evlerden de çalışabiliyoruz ne güzel! Yani sadece vergi kaydını İzmir’e taşısak olacak demek mümkün. Dolayısıyla bu türden uluslararası danışmanlık şirketleri, reklamcılık, tasarımcılık, mimarlık gibi yani daha entelektüel, beyinsel, tasarımsal faaliyete ihtiyaç duyan sektörlerde sosyal sermayenin İzmir’e doğru taşınma ihtimalini fırsat alanı diye görüyorum ben. Aynı şey sağlıkta ve eğitimde de geçerli. Bir üçüncüsü de İzmir’in daha dünyaya açık olma hali aynı şekilde yerel yönetimin ve İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Sayın Tunç Soyer’in de dünyaya daha açık hali. Belki ulus devletler işbirlikleri üretmekte daha çok yavaş davranacak, belki ancak 3-5 sene sonra ihtiyacımız olan, aradığımız küresel kurumlar gelişmeye başlayacak ama yerel yönetimler üzerinden örneğin İzmir ile Atina ya da İzmir ile Roma, başka hamleler üretme fırsatına sahip olabilir. 

Burada hem yerel yönetimin öncü ve yaratıcı olması hem de İzmir’in sosyal sermayesini de aktive edecek bir takım hayallerin, hikâyelerin üretilmesi gerekli gibi geliyor bana. Bunları da fırsat alanı diye görüyorum açıkçası. 

Bu krizin sonrasında bir yığın olumsuzlukla karşılaşacağız. Peki dolu tarafından bakarsak buradan Türkiye için, dünya için yeni bir düzen doğar mı? 

Birden bire değil elbette ama yerkürenin dinamiklerini artık kale almak zorunda kaldığımız gerçeğiyle bütün insanlık karşılaştı. Şimdiye kadar Japonya’daki Tsunami, Avusturalya ya da Amazonlardaki yangınlar hep lokal gibi kaldı ve insanlık toptan bu vahameti hissetmemişti. Şimdi bu salgın bütün dünyayı bir anda sardığı için galiba dünyanın bütün entellektüelleri de siyasetçileri de bilim insanları da artık daha küresel bir yerden bu problemi görmeye başlayacak. 

İkincisi, devletin rolü ve sosyal politikalar meselesi yeniden tartışılacak. Üçüncüsü dijitalleşme meselesi umulandan çok daha hızlı bir şekle döndü yani beş sene sonra belki de on sene sonra diye beklediğimiz bazı değişiklikler bu korona günlerinin de zorlamasıyla birden bire hayatımıza geldi. İşte Zoom diye bir vaka var. Dün görmüşsünüzdür hisse değeri kaç milyar dolara çıktı hemen bir kaç ay içinde. Aralık ayında muhtemelen Zoom’un hisselerini elinde tutan insanlar hayal bile etmiyordu Zoom’u tüm dünyanın bir anda kavrayacağını ve kullanmaya başlayacağını. Dijitalleşmenin hızı ve o hızı nasıl yöneteceğimiz meselesi. 

Ve dördüncüsü de tabii bütün bu hikâyelere karşı popülist, şoven liderler yerine insanlığın geleceğini ve ortak geleceği, ortak hayali geliştirecek, küresel vizyona sahip yeni kuşak siyasetçiler. Bu dört dinamik konusundaki hızımız ne kadar sürede bu işten sıyrılacağımızı belirleyecek. Ama şunu söylemek lazım “koronadan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” diye bir şey yok. İnsan zihni şöyle düşünüyor ya da buna daha yatkın: “Efendim dışarıda bir hayat var sen de ben de işte böyle bilgisayarlarımızın başına oturuyorken o hayat değişecek ve biz de sabah kapıya çıkınca vay neler değişmiş” diyeceğiz. 

Öyle değil ki senin, benim ne yapacağımız o değişimin yönünü belirleyecek. Dolayısıyla örgütlenmeyi, yeni bir hayali, yeni bir geleceği, yeni bir siyaseti, yeni bir ütopyayı inşa etmeye emek koyma hızımız, maharetimiz belirleyecek. Yoksa onun dışında hayat kendiliğinden değişecek değil. O nedenle birden bire olmayacak hiçbir şey. Hatta birkaç yıl bu ulus devletlerin çöküşleri de yükselişleri gibi sert olacak. Onun için daha karmaşık, daha siyasi; ekonomik krizlerin sosyal krizlere dönüştüğü; ekonomik krizlerin belli bir süre sonra siyasi ve toplumsal krizlere dönüştüğü bir süreç yaşanacak belki.  Ama iki-üç sene sonra nihayet bu tartışmaların biraz daha somut bir yola, insanlığın geleceğine dair doğru bir hikâyeye yönleneceğini umuyorum. 

Henüz gidecek daha yolumuz var. Daha doğrusu “kasırganın gözü” diyorum ben bu yaşadığımız salgına. Çok uzun süreden beri yerkürenin ritmindeki bu değişim, gündelik hayatın ritmindeki bu değişim, küresel göç meseleleri, yirmi yıldır insanlığın önündeydi ve türlü vesilelerle de uyardı yerküre bizi ama uyanmamıştık. 

İnsanlık bu sefer düşünmeyi başarırsa buradan çıkış var. Yoksa bir süre daha böyle sürer.